“Cehennemin yedi kapısı vardır” [1]
SCENE 2 [2]
42...
Tembellik bulaşıcıdır ; kapı
altlarından , pencerelerden , herhangi bir yerden girer ve sizi esir
alır.Kolunuzu kaldıramaz hale gelene kadar onu solur , yavaş yavaş bütün
hayatınızdan sıkılırsınız.Adım adım...O da bunu yaşıyordu.Daha önceleri
defalarca yaşamıştı ama.Neyse...
Hani bir işe başladığınız an
bitiremeyeceğinizi bilirsiniz ya ; ona da öyle oldu işte.Gözlüklerini aramak
için kalktı sandalyeden ama içine bulamayacağı doğmuştu , o yüzden yerine
tekrar oturdu.”Bunun gözlüksüz de halledebilirim” diye düşündü ve ilk sayfayı
açtı.
"Kalbimde bir tırnak iziyle doğduğumu gördüm rüyalarımda hep
; buna inanmaya çalıştım.Ama belki de zihnimde oluşturduğum bu izi bana orman
hediye etmiştir...Doğumumu kimse bilmediği için bunu da kimse bilemeyecek...Ben
dahil ; bilmem gerekenleri hiçbir zaman öğrenemedim zaten (konuşma sırası
başkasına geçtiği zaman hep son sözümü söylememiş olurdum bu arada ; bu da beni
anlayabilmeniz için önemli bir ayrıntı).
Yaralı olmasına rağmen yüreğim bir kurdunki kadar güçlüydü.Yola
çıkmaya hazır olduğumda onu aklımın yerine koydum ve kasabadan arta kalan yıkıntılardan
uzaklaştım.Çan sesleri duyuyordum ; hem de ormandaki eski kilisenin büyük savaşlarda
yıkılmış olduğunu bilmeme rağmen..Bir de tanımadığım başka bir ses vardı ; asla
gelmeyecek insanları yardıma çağırıyormuş gibi acılı bir ses.Sanki ağaçların yıllar
önce cansız bir kadının yanında buldukları çocuğa selamıydı bu.Susmadan önce
yedi defa yankılandı kulaklarımda...Her seferinde canımı daha çok yaktı ama ;
ruhumu ona teslim edecek kadar zayıf değildim.Sonra sustu...Kısa yaşamımda geri
çevirdiğim ilk çağrıydı , hayatımın girdiği yeni periyodun ilk çığlığı...
Yürümeyi öğrendiğim yerin birkaç adım ötesinde başladı yolculuğum.Birkaç
adım dediğime bakmayın ; kasaba ile orman arasındaki patika istediğinde oldukça
uzun olabiliyordu.Çocukken beni öyle korkuturdu ki ; eve girerken kapıyı asla
sonuna kadar açamazdım.Belki hala öyledir ; bilemiyorum.Yüzüm yüzyıllardır
dokunamıyor orman rüzgarlarına...Son dokunduğumda ise tiksinmiştim hayattan ;
bir an önce sıradanlığın çemberini kırıp kaosun davetini kabul edebilmek için hızlı
adımlarla ilerliyordum.Aklıma koyduğum şeyi yapacaktım ; bu yüzden arkama bir
kere olsun bakmadım.
Kurt ulumaları duyuluyordu ormanın
derinliklerinden.Hissediyor ve ürperiyordum ; hem de normal bir insanla kıyaslanamayacak
kadar fazla...Doğa ananın bir armağanı bu bana ; insanların duyamayacağı çığlıklardan
oluşan bambaşka bir dünya daha var kafamda...Bu lanetli topraklardaki kurtları
ve gecenin diğer çocuklarını görebilmek için sisin kalkmasına gerek
duymuyordum.İlerledikçe sesler çoğaldı , çoğaldı , çoğaldı ve ben kafamdaki bütün
kurtlar kulaklarımdan dışarı dökülünceye kadar koştum.Ateşin belli belirsiz
parladığı o yere yaklaştıkça , sıcaklığa yaklaştığım her an sis ; bir kalenin
kapıları gibi azar azar açılıyordu önümde.
Akıl çağıma erdiğimi düşünüyordum ama meğer ormanın beni yönlendirdiğini
anlayamayacak kadar küçükmüşüm...
Sonra onu gördüm : doğanın muhteşem çocuğunu.Beni uzun
süredir beklediğini anladım yüzündeki ifadeden.Bir rüya gibiydi adeta , sizi
gecenin bir yarısı ter içinde yatağınızdan fırlatabilecek bir rüya.Bana
bakıyordu ; yüzünde hayatın sağlıklı pembeliğiyle..."
Nefesini bıraktı ve kitabı kapadı.Sandalyeden kalkarken yüzü
tokat yemiş gibi pespembeydi.Geçmişin ve çözümsüz bir teslimiyetin etkilerini
savuşturmak istercesine iki yana salladı kafasını ve mutfağa yöneldi.Yemek
masasının üzerindeki ilaç kutusunu bir parmak darbesiyle devirdi(hasta kalbi
bunun için onu hiç affetmemiş olmalı).Buzdolabından bir bira çıkardı,raftan aldığı
bardağı şişenin yanına koydu ve onu hüzünle izleyen bardağa aldırmadan açacakla
şişeyi açıp tekrar çalışma odasına girdi.Oda yarım senedir kızıl saçlı bir kadının
sevgisinden yoksun olan bir erkeği andırıyordu ; eksik ve hiçbir zaman
tamamlanmayacağını hissediyormuş gibi görünüyordu : kitap rafları ve yerler toz
içindeydi ; duvarda kimlere ( ya da nelere...) ait oldukları anlaşılamayacak
kadar tozla kaplı iki çerçeve asılıydı.Eğiktiler ve birbirlerine kalın bir V
oluşturacak şekilde dokunuyorlardı.Tüm sahip olduğu şeyler kitaplarla dolu
birkaç dolap,tek bir sevişmeye bile ev sahipliği yapamamış bir karyola ve üzerindeki
kağıtlardan bacakları bükülmüş bir masaydı.Odanın duvarları birkaç ay önce
boyanmıştı ; ama üçüncü sınıf bir boyacı tarafından ve muhtemelen kireçle
boyandığı için iğrenç bir görünüme sahipti.Oda tozluydu , anlaşılmazdı ve her
yerde kağıtlar vardı (demek insanlar ile mekanlar uzun süre birbirlerinden ayrılmadan
yaşarlarsa ortak noktalar kazanmaya başlıyorlar.Okuyucu kahramanımızın da en az
odası kadar tozlu,anlaşılmaz ve sadece kağıttan ibaret olduğunu az sonra kendi
gözleriyle görecek.Sadece biraz sabretmesi gerekiyor.Aslında burada yapılması
gereken şey okurun sabretmesi değil yazarın kamerayı kahramanının üzerinde
dolaştırması olmalı.Kusura bakmayın , hemen başlıyorum.)
Aslında anlatılacak çok bir şey yok ; karşınızda büyük
mücadeleler vermiş , savaşlar kazanmış ( alacakaranlıktan sabahın ilk ışığına
kadar uzanan ve dünyanın çok uzak köşelerini dolaşan bir hayali saymazsak) ,
sevmiş ve sevdiği için ölecek kadar fedakar olabilmiş bir insan yok çünkü.Belki
de anlatılacak çok şey var ; belki de Selim böyle bir insan olduğu için
anlatılacak çok şey var...Bu düşünce size de inandırıcı geldiyse ona dikkatlice
bakmaya devam edin.Görebilirseniz benim size anlatacaklarımdan daha çok şey
biliyor olacaksınız.
Yüzüne baktığınızda yaşı otuzu geçmeden yaşlanan
insanlardan olduğuna karar vereceğiniz biriydi Selim ve yaşı otuzu geçeli çok
oluyordu.Hayattan ona bir şeyler vermesini asla beklememiş ; sahip olması
gereken şeyleri alabilmek için , yaşaması gereken duyguları doyasıya
yaşayabilmek için mücadele etmeye karar vermişti.Uzun zaman önce aldığı bir
karar böyleydi ; ama onun durumunda kronolojik olarak gerçekler ideallerden
daha yakın...
Evet ; öyle yaşamak istedi ama hiçbir zaman o kadar cesur
olamadı.Asla yapamadı yapması gerekenleri ; sürekli çok genç ve tecrübesiz
olduğu bahanesinin arkasına sığındı.Artık yolun yarısını geçen yaşı bu son sığınağın arkasından da
çıkardı onu ve hayatın önüne çırılçıplak , savunmasız bir biçimde
bırakıverdi.Kendinde arayıp da bulamadığı nitelikleri diğer insanlarda görmek
en çok nefret ettiği şeylerden biri oldu , zaman ilerledikçe bu yüzden
kalabalıklardan kaçmaya başladı.Ama boş sokakları hep sevdi Selim...
Temiz hava , sıcak ekmek gibi herhangi bir bahane ile erken
kalkan biriyseniz ona rastlamış olmanız muhtemeldir sabah serini sokaklarda ,
güneşten önce kalkıp şehirlerin uyanışını izlemeyi seven eski insanların
soyundan geliyordu.Gece boyunca dinlenmiş parke taşlarının yaydığı serinliğin
yüzüne vurmasından zevk alıyordu ; üstüne üstlük bir de gece yağmur
yağdıysa...Yağmuru da seviyordu Selim ; bu satırların yazarı kadar olmasa da...
Hayatın ona verdiği kırışıklıkların karşılığını
öksürüklerle veriyordu ; nefreti sönmeye yüz tutmuş , yalnız olabildiği için ayakta kalmayı başarmıştı..Tanrısını
kaybetmiş ama ölümden daha güçlü olan tek şeye ; hayata olan saygısını asla
azaltmamıştı.Hala gülümseyebiliyordu istediği zaman ; henüz bu yeteneğini
kaybetmemişti kitabı okumaya başladığında.Kaybettiklerinin yüzündeki o güzel
anlamdan başlayacağını bilse eminim o kapağı hiç açmazdı...
Hayatı ise ülkesi gibiydi : doğduğunda da ölmek üzereyken
olacağı gibi sahipsizdi ve etrafında hep onu istemeyen şüpheli bakışlar
olmuştu.Onu yakınları büyütmedi.Yani bakmak zorunda olan insanlar tarafından
değil ; içlerinde bir insan yaşadığı sürece bakmaktan başka çaresi olmayan
insanlar tarafından yetiştirildi.Çocukluğunu ve gençliğini büyüme değil
dizlerinin üzerine çökmeme mücadelesi
vererek geçmişti ve bu aralar ; “altın çağ” olarak tabir edilen döneminde ise
ölümünün ani ve kötü olacağını hissediyordu sık sık.”Ya sev ya terk et”
diyememişti hiç ama ülkesini hayatı boyunca ironik olarak mükemmel temsil
ettiğini söyleyebiliriz(Bunu siz de gördünüz ve daha çok şeye şahit
olacaksınız...Sandığınız gibi ülkesiyle paralel giden hayatının verdiği
sorumlulukla ülkesini kurtarmayacak ; hayır , inanın bana o kendini bile
kurtaramadı.)
Nefes almayı kesti yine , dışarıdan gelen tıkırtıları
duymaya çalıştı yağmur devam ediyor mu acaba diye.İstediği sesi duyunca saldı
nefesini ve kitabı seyretmeye devam etti.Yaprakların yanları ve alt kısımları
sararmış ; iple sayfaların birbirine bağlandığı kısım ise içinde bazı sayfalar
artık kayıp olduğu için hafifçe içeri çökmüştü.Kimi yapraklar yıllar öncesi
meydana gelen bir ıslanma sonucu deforme olmuş ve okunmaz hale gelmişti.Yıpranmış
yeşil cildinin üzerinde bırakın kitabın adını , tek bir harf yoktu ; sanki okur
kendisini bekleyen tehlikelerden haberdar olmasın diye kitabın adı sayfaların
arasına saklanmıştı.Kitabın istediği merak edip kapağı kaldırmanızdır ve çoğu
insan bu hataya düşer.Tuzakların üzeri genellikle oraya rasgele düşmüş olan
yapraklarla kaplıdır ; kenarı burkulmuş bir sayfa ya da kapaktaki bir kan
damlasın ise yaprakların üzerinde tüm çekiciliğiyle uzanmış bir kadına benzer ;
tek amacı sizi bulunduğunuz durumdan biraz daha dibe çekmektir...
Elini kapaktaki kan lekesinin üzerinde belki yüzüncü defa
gezdirdi ve elindeki kutuyu yarısına kadar boşalttı.Kendinde bunu yapacak
cesareti bulduğu an tekrar kapağı kaldırdı.Bunu yaparken yüzünü yeni bir tokat
yemekten korkarmış gibi buruşturmuştu...
"42"in yazarı belirsizdi.Ne iç kapakta ne de satır
aralarına alınmış notlarda ; notları bırakın kitabın şimdiye kadar okuduğu kısmında
tek bir isime rastlamamıştı.Kitabın konusu dışında içinde sadece yan yana
getirilmiş iki rakam vardı ; kırmızı büyük karakterlerle "42" yazıyordu
ilk sayfada.Bunun bir damga olduğunu etrafındaki çemberden ve kabarıklığından
anlamıştı.İşini şansa bırakmayı sevmezdi ama son zamanlarda edindiği deneyimler
ona her şeyin mantık çerçevesinde yürümediğini öğretmişti ; eğer bir olayın
olması gerekiyorsa kainat asla sınır tanımıyordu.Uzun yıllar önce bir tabutun
açtığı kapıdan insanlarla birlikte dışarı çıkıp bir daha dönmeyen tanrısının
adını andı ve rasgele bir sayfa açtı , hangi paragrafı okuması gerektiğini
bilmek zorunda değildi ; ne de olsa gözleri gidecekleri yere çoktan gitmişti :
"Uzun yıllar boyu uzak durduğum , adeta tiksindiğim
iki şeyi arka arkaya yaparken en ufak bir utanç duymadım : diz çöktüm ve hayatın
bana verdiği en zararlı , en faydalı , bana en uzak ve bana en yakın şeyi
yüzyıllar sonra yeniden elime aldım.Haçı kızı gömdüğüm yerin baş ucuna sapladım
ve doğruldum.Sevdiğim birini kaybettiğim için ağlamadım , bencilliğim yerini
insan dışı bir özveriye bırakalı çok uzun zaman oluyor ; toprağın altında
yatmakta olan kadına tek tepkim bir yüzük oldu.Sadece bir yüzük elimden kayıp
kabarık toprağa düştü...Her yol başladığı yerde son buluyor tanrımızın
himayesinde ; bundan artık eminim.Şimdi düşünüyorum da yüzük düşmedi
aslında(bunu kabul edersem yaşadığım yerler içinde yerçekimine sahip
olmayanlarını göz önüne alarak iyi bir bahane oluşturabilirdim) ; sadece
yapması gerekeni yaptı.Geldi ve gitti.Başlangıç ve bitiş.Işık ve karanlık.Hayat
ve kurtuluş.Ölüm ve yeniden doğuş.O ve ben.Ne yapmam gerektiğini düşündüm
tekrar ve sapsarı altın toprağın içine gömüldü yavaşça ayağımın altında.
Sevdiğim tek kadın öldü.Hayat yerini ölüme bıraktı.Onun
bana bıraktığı tek iz olan yüzüğü toprağa gömüldü.Işık yerini tekrar karanlığa
bıraktı.
Zaten en başta da her yerde sadece karanlık vardı ; ışık
bir fırsat bulup bitmez bir açgözlülükle bütün siyahlıkları kemirmeye başlayana
kadar.İşte o zaman ışığın bekçisi olan insanoğlu fark etti o parlak metali ; kimi uğruna savaştı ,
benim gibi özel sebepleri olanlar da nefret etti ondan.Tanrılar , krallar ve
kontlar yaratıldı altından ; silahlar , taçlar , heykeller ve en önemlisi
yüzükler yaptı insanoğlu ; sonsuz bağlılık kandırmacasını ve bir gün mutlaka
insanın yüreğine işleyerek ölümün emsalsiz gücünü simgeleyen yüzükler.İşte her
şey böyle başlamıştı...Sarı metal karanlıkta parladı ve insan uygarlığının
yaşamı değişti.Hem de hiç onarılamayacak yaralar alarak.Her şey böyle
başlamıştı işte...
Ruh da böylesine acı çekerek çıkar aydınlığa ama yolculuğu
buna değecek kadar uzun değildir.Sürekli sevdiklerimizi alan hayat keşke
verirken de bu kadar rahat olsa..."
Titriyordu.Kendini geriye bıraktı ve aniden salınmış bir
nefes gibi sandalyenin üzerine
çöktü.Olasılıklar zaten yağmur yüzünden basık olan havanın daha da
yapışkan olmasına yol açmış , böylece Selim’in odası yaşanmaz bir yer olmaktan
çıkıp daha da saldırganlaşarak insanı öldürebilecek bir yer konumuna
gelmişti.Sol elini kaldırıp bir süre seyretti ; daha sonra da şüphelerini
haksız çıkarabilmek için üstünü aramaya başladı.Ceplerinden çıkan her şeyi
masaya attı , aradığını bozuk paraların ve anahtarların arasında da bulamayınca
masasının çekmecelerini karıştırmaya başladı.Onları da masaya boşalttı ve
gözlerine ağrılar girip kendini yatağına atana kadar kurcaladı küçük
gereksiz-şeyler-yığınını.Son enerjisini de ağlayarak harcadı.Acizlik ve
zayıflık insanlar arasında olduğu kadar insanın içinde de bulaşıcıdır ,
ruhunuzu ele geçirdikten sonra bedeninizi de sarar.Ruhsal anlamda biten Selim ,
yağmurun durduğu sıralar uykuya daldı ve o gece rüya göremedi...
(Kahramanımızın uyuduğu sıralar yağmur durmuş olabilir ama
bilinç altında dolaşarak seneler öncesine döndüğümüzde bir yerlere yağmaya
devam ettiğini görebiliyoruz.Yağmur yağıyor ve bir hastane bahçesi geliyor
gözümüzün önüne : insanlar koşuşturuyor , kimi ağlıyor kimi de çaresizlik içinde
bekliyor.Yağmur yağıyor , doktorlar uğraşıyorlar ama hayat daha önceleri de
defalarca olduğu gibi yine çok güçlü değil ölüm karşısında.Yağmur yağıyor ,
hayat direniyor ama geri dönüş için çok geç ; ruhlar toplanmaya başlıyorlar
acil servisin çatısında.Bir tek genç adam görüyor onların geldiğini-ona bu
yetenek artık çok çok yaşlı olan bir adamdan armağan- , ümitsizlikle çıkarıyor
parmağındaki yüzüğü ve onlara kötü haberi vermeye gelecek olan doktorun
hastasının son nefesini verdiğini görmesinden önce çöp tenekesine
fırlatıyor.Yağmur yağıyor ; insanlar ölümün soğuk eli sırtlarında dolaştıkça
daha da ürperiyorlar ve genç adam düşünüyor.Yağmur yağmaya devam ediyor ;
ruhlar alacaklarını aldılar ve uzaklaşıyorlar.Yüzünde bir gülümseme ile onları
seyreden Selim arkasındaki çöp kutusuna dönüyor ve düşünüyor.Aklında ise tek
bir cümle var : “Her yol başladığı yerde son buluyor.” Niye sürekli aynı
sahneleri yaşamak zorunda kaldığını düşünerek yüzüğün tekini bir mezarın
üzerine bırakıyor , diğeri ise şimdi kim bilir hangi çöplükte ya da hangi
kadının parmağındadır...)
*
-
“Bunu
birbirimize sürekli söylerdik ama bir gün gerçekten beni görmeye geleceğine
asla inanmadım...Yağmurdan sonra ortaya çıkan böcekler görmüştüm ama bir
insanda ilk defa böyle bir olayla karşılaşıyorum...Hoş geldin dostum , lütfen
otur”
-
“Bana hiç
güvenmemiş olduğunu bilmek güzel bir duygu.En azından bu karara varana kadar
benim üzerimde düşündüğünü gösteriyor.Son zamanlarda hatırlandığımız için değil
unutulmadığımız için sevinecek kadar düşüyoruz hepimiz.Evet , zaman çabuk
geçiyor ; öyle değil mi ?”
Boş
ve rutubetli bir odadan parlak ve iyi döşenmiş bir ofise yapılmış bir yolculuk
bir iki otobüs durağı arasında yüzyıllar olduğu izlenimini uyandırmıştı
Selimde...Rüya göremediği ama bilinç altının bizim tarafımızdan didik didik
edildiği gecenin sabahında yaşadıklarını paylaşması gerektiğini düşünmüş ve
buraya gelmişti.Onu buraya getiren yolara kendini bırakabilmek için yağmur
dinene kadar apartmanın girişinde beklemiş ; sonra hızlı adımlarla yola
düşmüştü.Köhne sokakları geçmiş ; insanların yüzlerine bakmamak için kendini
zorlayarak bir otobüse binmiş ve kendini İstanbul yollarının güvenilirliğine
bırakmıştı.Şimdi iyi ya da kötü ; buradaydı...
Gerçekleri
konuşmak gerekirse içinde bulunduğu ofise ve masanın öbür ucunda oturan adama
şeklen yakışmıyordu.Tavana ve duvarlara yerleştirilmiş spotlarla aydınlatılan
odaya yoğun bir para kokusu hakimdi.Mobilyalarda bile şımarık zengin çocuklarda
görülen “ben bir şeyi istediğim zaman o olur!” havası vardı.Arkadaşı ise yüzüne
yerleşmiş iç Anadolu gülümsemesi ile ona bakıyor ; belki de içinden “bu lanet
delinin” onu niye ziyaret ettiğini çözmeye çalışıyordu.Bir zamanlar dost
olmuşlardı (ki o zaman bile birbirleriyle uyumlu olmadıkları herkesçe fark
edilmişti) ; evet çıktıkları yer aynıydı ama girecekleri yerler kesinlikle
farklı olacaktı...
İnsanların
hayatlarının gidişatını belirleyecek olan küçük mucizeler genellikle fırsat
olarak adlandırılır.Kimi insanların bunları yakalamak konusunda doğuştan gelen
bir yetenekleri olur ve bu yetenek mutlu bir hayat , güzel bir eş ve sevgi dolu
bir aile gibi şeylerin yanı sıra diğer kesimin ; “eline gelen bütün fırsatları
kaçırmış masum ve iyi insanların” nefretini de kazandırır.Zamanın her
aşamasında bu mücadele sergilenmişti ve şimdi bu aydınlık ofiste her iki taraf
da birer “örnek üye” ile temsil edilmekte.
Selim
kaybettiğinde daha güçlü görünmeye çalışır , asla ödün vermez ; Mehmet ise
ağlamaktan asla çekinmezdi.Selim kaybettiğinde bunu kadere yükleyerek
omuzlarındaki yükü biraz olsun hafifletirken Mehmet sürekli nasıl daha iyisini
yapabileceğini düşünür ve doğru yerde doğru zamanda olmaya özen
gösterirdi.İnsanlar ona baktıklarında olmak istediklerini görüyorlardı ,
Selim’e baktıklarında ise ne olduklarını[3]...Oysa gerçek bir gün mükemmelin normali hayal etmesi ile
doğmuştu ; onlar bunu asla anlamadılar.
İnsanların haklı isyanları ile sürekli olarak zayıf düşen
kader ile zincirlerinden başka kaybedecek hiç bir şeyi olmayan mücadeleci ruh
arasında kılıçlar çekildiğinde onlar henüz doğmamışlardı bile ve hangi klana
ait olacakları çoktan belliydi...Her şey başladığı yerde biter ve bütün oyun
daha öncesinden yazılmıştır ; burada aktörler sadece küçük karakterleri içinde
ileri geri gidebilecek kadar izinlidirler.
-
“Değişmiş
olacağını tahmin ediyordum.Hayat sadece beni eskitmiyor ; bunun
bilincindeyim.Önemli olan aynı yerde kalmak değil ; suyun seni sürüklemesini
biraz olsun kontrol edebilmektir bence.”
-
“Evet ;
değiştim.” diye cevap verdi Selim. “Köprünün altından sular benim tarafımda da
geçiyor.Hepimiz elbet bir gün kapılacağız o sulara , önemli olan ne tarafa
doğru gideceğimdir , geriye ; karanlığa doğru yol aldıktan sonra kontrolün ne
anlamı var?” Mehmet masanın üzerinden aldığı çakmağı ile bir sigara yakarken
Selim’in ince alayını üzerine alınmamış görünüyordu.Çakmağı yerine koydu ve
aldırmadığını tamamen belli edebilmek için konuyu hiçbir açıklama yapmadan
değiştirdi :
-
“Yüzün bir
savaşçının daha yorgun bir insana dönüştüğünü anlatıyor.Siz “iyi” insanların
genç ve kuvvetli nüfusu gittikçe azalıyor.Neler oldu sana ?”
-
“Sadece
nüfus kağıdım gün geçtikçe biraz daha eskiyor o kadar.Böyle basit gelişmelerden
başka bir şey olmuyor artık.Günler bana dokunmadan geçmeye başladı.Hayatın seni
umursamaması insanlar tarafından umursanmamaktan daha çok koyuyor.Eskisine göre
daha çok korkuyorum yağmura çıkmaktan ; beni hiç etkilemeyeceğini bilmeme
rağmen...Yani senin anlayacağın...Büyümekten başka bir değişim yaşamadım.”
Cebindeki paketten bir sigara aldı ve masadaki çakmağa uzandı.
-
“Buna
inanmamı bekleme benden.Birlikte yaptığımız işlerin üzerinden uzun süre
geçti.Anlat biraz ; bu arada neler yaptın ? 30 yaşından sonra sigara içmeye
başlayan bir adamın hayatında az da olsa önemli birkaç değişiklik olmuş
demektir.Umarım bana bir ailen olduğunu söylemeyeceksin , eğer böyle bir hata
yaptıysan ve benim haberim olmadıysa bunun için seni hiç affetmem.”
-
“Sigarayı
sadece zevk alacağımı hissettiğim zaman içiyorum.Aile olayına gelince ; senin
kadar ben de biliyorum bir ailenin sorumluluğuna birkaç numara küçük
geleceğimi.” Diyerek somurttu. “Eğer bir ailem olsaydı sana asla gelmezdim
zaten.Bunu da biliyorsun.” Odada soğuk bir rüzgar esti ve iki erkek de bunu
açık bir pencereden ya da kapı altlarından gelmediğini gayet iyi biliyorlardı.
-
“Benim de
merak ettiğim bu zaten ; eski dostum.Yıllar yılı yüzüme her bakışında benimle
işin bittiği zaman ölmemi istediğini hissediyordum.Şimdi ise buraya neden
geldiğini anlamaya çalışıyorum ama bana hiç açık kapı bırakmıyorsun.Aynı
yerlerde uzun süre birlikte bulunduk Selim ve senin beyninde çıkışsız kalmanın
ne kadar tehlikeli olduğunu benden iyi kimse bilemez.Yardım et dışarı çıkayım ;
yoksa senin çıkman gerekecek...”
Sözünü bitirdiği an hata yaptığını anlamıştı ama geri dönüş
için çok geçti ; yapacağı tek şey Selim’in tepkisini beklemek olabilirdi.Selim
ise onun ne demek istediğini anlamıştı ve Mehmet’i çok bekletmeyecekti.
-
“Sen her
zamanki gibi sabit dur dostum.Ben geri geri giderek içimden çıkmanı
sağlarım.Zaten kazandığın her şey hayatın güçlerinin sürekli etrafında
dolanması ile senin oldu ; bırak bunu biraz da ben yapayım.” Kalktı ; sigarayı
söndürdü ve kapıya doğru ilerledi.
-
“Bunu
yapamayacağını ikimiz de biliyoruz ; o yüzden aramızda bulunmayan üçüncü
şahıslar için gösteri yapmayı kes.Beni , eski iş arkadaşını özlemediğini bende
biliyorum ; sende biliyorsun ve gözlerin de biliyor.Buraya bana ihtiyacın
olduğun için geldin ve henüz hiçbir sorunu çözmüş değiliz!Şimdi geri dön ve şu
kalktığın koltuğa tekrar otur.”
İkinci hata.
- “Demek ki sorunların çözülmesi gereken yer burası
değilmiş” dedi Selim dişlerini sıkarak. “Demek ki senin yanına sana ihtiyacım
olmadığını öğrenmek için geldim.Buraya gelmem sana muhtaç olduğum anlamına
gelmez.Duvara asılı olan tüfeğin her seferinde patlaması gerekmez.Hem...”
Kapıyı açtı ve dışarıdan kapatmadan önce söylendi : “Hem lanet bir hikayenin
içinde değiliz...” Binanın kapısından dışarıya baktığında yağmurun yağdığını
gördü ve eliyle alnında biriken terleri alarak içinden küfretti.Bu günlük
okurların kahramanımızla ilgili son bilmesi gereken bu : Bulutların yarım
yamalak kapadığı güneşe baktı ve küfretti...
Belki de daha fazlasını bilmeliler.Mesela Selim’in yağmur
dinene kadar İş Merkezinin giriş kapısında beklediğini.Daha sonra yine
insanların yüzüne bakmamaya özen göstererek bir otobüse bindiğini.Eve geldiğinde
kapıcısıyla rutin konuşmalarını yapıp kendisini tekrar kağıtlarıyla dolu
odasına kapadığını da bilmeliler.Artık biliyorsunuz ama bunlar hiçbir işinize
yaramaz...
Yazar kararını verdi.Okuyucunun bilmesinde fayda olan tek
şey Selim’in o gece rüya gördüğüdür.Sabaha hatırlayamayacağı bir rüya...
Sabah uyandığında ise yağmur devam ediyordu.Gece gördüğü
garip rüyayı düşündü.Yıllar önce bir trafik kazasında ölen arkadaşı gece niye
onu ziyarete gelmişti acaba ? Daha doğrusu ; Selim niye onu ziyarete gitmişti ?
“Saçma bir rüyaydı zaten” dedi kendi kendine ; “ Zorda kaldığımı hissettiğim
zaman yaşadıklarımı anlatacağım son kişi Mehmet olurdu..Buna rağmen hayatımın
geri kalanını etkileyeceğini düşündüğüm bir şeyi ona danışmak ; ha ? Rüya
olduğu buradan belli işte...” İşte o an çok garip bir şey oldu.
Masasının üzerine rasgele bir biçimde atılmış kağıtların
altından gelen bir ses irkilmesine yol açtı.Ses bazen duruyor ; ama hemen
ardından olanca rutinliğiyle devam ediyordu.Yıllar öncesinden gelen bir hayalet
Selim’in karşısına dikilmiş gibiydi.Artık olmayan sesleri duyacak kadar
yaşlandığını düşünerek masasındaki birkaç kağıdı kaldırdı ve telefonuna
baktı.”Hayır.” dedi : “Henüz o kadar yaşlanmamışım sanırım.”
Telefonunu sadece yayınevini arayıp avans istemek ya da (çoğu
defa olduğu gibi) gecikeceği için özür dilemek için kullanıyordu.Yıllardır bu
masada ; üzerine yığılıp duran kağıtların değişkenliğinin aksine alabildiğine
sıradan , tozlu bir vaziyette duruyordu.Aldığından beri 5-6 kere anca
çalmıştı.Onlar da genellikle geri dönmesini söyleyen akrabalar ve numarayı
nereden buldukları belli olmayan alacaklılardı.Şehrin içinde , yaşadığı semt ve
tanıdığı insanlar gibi silik bir tipti Selim ; bugüne kadar çok az kişi onu
telefon numarasını isteyecek kadar merak etmişti.
-
“Selam
dostum.Dünkü ufak tartışmadan sonra nasıl olduğunu öğrenmek için
aradım.Büromdan çıkarken çok kötü görünüyordun.Şimdi biraz daha iyisin değil mi
?”
-
“Kimle
görüşüyorum ?”
-
“Seni küçük
tilki...Asla değişmeyeceksin değil mi ? Bırak tanımamazlıktan gelmeyi; ben
Mehmet...”
Selim Mehmet’e şimdi konuşamayacak kadar kötü olduğunu ,
onu daha sonra görmeye geleceğini söyledi ve telefonu kapatarak kitaba doğru
döndü.Masaya doğru ilerlerken telefonunu cebinden çıkardı ve son arayan
numaraya baktı.Mehmet onu 6934777 numaradan aramıştı ; başında herhangi bir kod
olmadığı için cep numarası olduğunu düşündü.Kendi numarası da 693 ile
başlıyordu , birden kitabı kağıtların arasından çıkardı ve hızla sayfa 77 yi
açtı.Kitap 76. sayfada bitiyordu ve 77’de sadece boşluk vardı.Elini bir kere
daha yaprakların üzerinde salladığında önündeki sayfalar 46 ve 47’ydi.Bunu
nasıl yaptığına ; nasıl tek bir harekette bu sayfayı açtığına şaşırmadı ( artık
gerçekten şaşırmıyordu ) ve sayfa başından itibaren okumaya başladı.
“...ve sonunda vazgeçti.Kan ve öfkeden deliye dönmüş bir
halde geri geri sürünerek ağaçların arasına girdi.İşte o an her şeyin bittiğini
anladım.Onuru kan kokusuna dayanan içgüdülerine galip gelmişti.
Benim hayatı alınmayacak kadar değersiz olduğuma karar
vermişti.Hırlamaları yavaş yavaş azaldı ve en sonunda kayboldu.Gitmişti...Ben
ve orman ; sabaha kadar kimin ayakta kalacağına karar vermek için sadece ikimiz
kalmıştık.Toprağa oturdum ve düşünmeye başladım : bunca zaman hayatın anlamını
bulabilmek için mücadele etmiştim ve şimdi vazgeçmek istemiyordum.O kurt beni
öldürseydi belki amacıma ulaşamadığım için üzülmezdim ; belki o zaman bu küçük
amacım o kadar da önemli görünmezdi ama şu an durum farklı.Doğanın çocuğu öyle
olması gerektiği için bana dokunmadı ; demek ki öyle olması gerekiyor.Nasıl
yapacağımı bilmiyorum ama ayağa kalkmalı ve yoluma devam etmeliyim.Harcayacak
hiç zamanım yok...Hem de hiç...
Zaman...Bir düzine hayatı eskitecek kadar çok zaman geçti
belki de.Bu da garip değil mi ? Yolların önümde ilk açıldığı andan bugüne tam
olarak kaç gün (kaç ay-kay yıl-kaç asır-kaç varoluş) geçtiğini bilmiyorum.Sanki
her geçen gün aynı yollarda yürüyorum ama sadece kahramanlar ve olaylar
değişiyor.Sınırlı sayıda oyuncağı olan bir çocuk benimle sonsuza kadar oyun
oynamak istiyor adeta...Evet ; uzun süredir yürüyorum.
Yukarıdan bakıldığında çok ilerleme kaydetmemiş gibi
görünebilirim ama inanın çok uzun zaman boyunca yürüdüm.Zaman duvarından
aşağıya bakarsanız eğer her şeyin aynı ağırlığa sahip olmadığını görürsünüz.Bir
insanın hayatı bir kitabınkinden çok daha kısadır ama çok uzun sürer.Bir kitap
ise aynı günü ; aynı sayfalarla , aynı satırlarla yaşamaktadır.İnanın bu ayrım
insanlar içinde bile görülebiliyor.Kimi insan için eziyet olur bu yolculuk ;
kimi içinse hiç bitmeyecek ilahi bir hediye.Tamamen algılama farklılıklarına
bağlı bir olay.
Benim asla bir öz kütle standardım olmadı.Kimi zaman hayata
paralel gittim ; kimi zaman da ondan önce çakıldım yere.Buna bağlı olarak her
seferinde farklı şeyler gördüm etrafımda ; ölen insanları yaşarken gördüm , ve
yaşayanlarla konuştum kimi zaman dakikalar sonra öleceklerini bilerek.Bunu
hepimiz yaşarız aslında ; öldüğünü düşünürüz konuştuğumuz insanın ama
ölmemiştir.Aslında bizim bildiğimiz ama anlayamadığımız şey o insanın ölmüş
değil ; ölecek olduğudur.Kader her insanın yanından aynı hızla
geçmiyor...Yapılması gereken ; insanlara onun sürekli yürür gibi koştuğunu
göstermek , hem de hiç bıkıp usanmadan...Beni yürüyüşüm olgunlaştırdı ; umarım
size de yardım edecek bir şey ortaya çıkar.Çok geç olmadan...”
*
Geçtiği yerlerden daha önce geçmiş olduğunu
hissediyordu.Aynı büyük kapıdan geçti ve spotlarla kaplı odaya
girdi.Karşısındaki masada hayatı boyunca hiç görmediği bir adam onu
bekliyordu.Onu görünce yerinden kalktı ve yüzünde oluşan aksak gülümseme ile
konuşmaya başladı :
-“Hoş geldin Selim...Seni bir gün burada göreceğimi
biliyordum.Nasıl diye sorma ama hayat çizgilerimizin tekrar kesişeceğinden hep
emin oldum.”
-“Uzun süredir nasıl ile başlayan sorular sormamam gerektiğini
öğrendim...Bu yüzden endişelenmene gerek yok.”
-“Geçen yıllardan ve ikimizi ayıran olaylardan sonra beni
pek de özlediğini sanmıyorum...Benimle iş görüşecek kapasiteye de sahip
değilsin bildiğim kadarıyla.Peki;Neden buradasın Selim ? Neden beni görme ihtiyacı
hissettin ? Yine şehrin ışıklarından boğulduğundan ve bir karanlığa
gizleneceğinden bahsetme lütfen.”
-“Gerçekleri fark etmen hoş.Buraya bazı şeyleri
anlayamadığım için geldim.Düşünerek içinden çıkamıyorsam beni bu durumdan para
ya da kaba kuvvet kurtarabilir sadece diye düşündüm.Bunlar da aklıma seni
getirdi...”
-“Acıtıcı bir adam olma özelliğini silmemiş zaman...Neyse ,
buna o kadar da takılmayacağım...Anlayamadığın şey ne dostum ? Haydi söyle bana
da sana yardımcı olabileyim.”
-“Olay çok basit.Ama hayatımda kapladığı yer hiç de o kadar
basit sonuçlar doğurmuyor...Mesela daha şimdiden,sadece seninle görüştüğüm için
bir kutlamayı engelledi...”
(bir adam görüyoruz burada.Kafasında
kocaman soru işaretleriyle merdivenleri ikişer ikişer çıkan bir adam.Kapıyı
açıyor ve hızla kocaman tahtadan bir dikdörtgene doğru ilerliyor.Kağıtları sağa
sola savuruyor ama bir türlü yeşili bulamıyor.Yeşil de yok odada,yeşilin
altındaki kırmızı da.)
-“Böyle bir şey için nasıl bana gelirsin?Saçmalamayı bırak
dostum,bu yaşa geldin ve hala faturalarını ödeyemiyor olman inanılmaz!” Kırmızı
gözlerini tekrar Mehmet’in yüzüne çevirdi Selim :
-“İnandın mı?”
-“Hayır.Sen çok kötü bir yalancısın.Bana söylemek istediğin
şey bu kadar mı tehlikeli?Sürekli fikir değiştirmeni sağlayacak kadar.”
-“Bu tehlike ile alakalı değil.”
-“O zaman anlatacağın şeyi senden çalacağımdan
korkuyorsun.Ah dostum,kimse senin korkularını çalabilecek kadar büyük bir
hırsız olamaz...Ben bile meslek hayatımda böyle bir başarıya imza atamadım.”
(Burada da çıkıyor karşımıza aynı
adam.Bu sefer merdivenleri huzur içinde çıktığına şahit oluyoruz.Kapısını
yumuşak bir biçimde kapıyor-her zaman olduğu gibi-ve masasına ilerliyor.Yeşili
görünce yüzüne doğruyu tahmin etmiş olmanın verdiği mutluluk yerleşiyor ve
yeşili kaldırıyor.Kırmızıyı görüyor ve...)
-“Sanırım haklısın...O zaman dinle beni ; sana
anlatacaklarım ilgini çekecek...Her şey daha gençken gördüğüm bir rüya ile
başladı.Uğruna evrenler yaratılabilecek bir adam gördüm rüyamda ; ve onun
karanlık ile olan savaşını...Yatağımdan fırlayarak uyandığımda ise bedenim çok
soğuktu ; beni bile üşütecek kadar karanlık bir son yaşadım...O geceden sonra
hiçbir şey eskisi gibi olmadı.”
-“Her şey iyiye doğru giderken sadece bir hayal , beyin
kıvrımlarının doğal bir ürünü bütün hayatını darmadağın mı etti ? Bunu mu
söylemek istiyorsun ?”
-“Tam tersi.Hiç olmadığım kadar iyi ve itaatkar oldum o
günden sonra.Sanki ruhum bir gece içinde hizaya getirilmiş gibiydi.Çocukken
şimdi olduğum kadar sakin değildim ; buna inanmak zor olacaktır senin için ama
gördüğüm rüyaya kadar içinde bulunduğum ve uymaya mecbur olduğum hiçbir şeyi
kabul etmemiştim.”
-“Senin geçmişte böylesine anarşist ruhlu olduğuna inanmak
söylediğin kadar güç gerçekten de.Peki bir hayal bu kadar değişime nasıl yol
açabildi ?”
-“Uzun süre komada kaldım.Raporlarımda ani şoka dayalı
bilinç yitirimi olduğu yazıyordu.Hastanede yattığım süre içinde annemi ve
babamı kaybettim ; bir trafik kazasında...”
(Otobüs terminale doğru
ilerliyor.Yolcusunu karşılamaya gelen masum bir adam arabası ile terminale
dönen yol ayrımına doğru ilerliyor.Yan koltuğunda bir demet çiçek ve çok da
kötü olmayan haberler içeren bir rapor var.Kaderler birkaç gün önce
ayrıldıkları yerde kesişiyorlar ve virajda kayan otobüs otomobilin üzerine
çıkıyor.Kazada ölen 7 kişiden ikisi yaklaşıyor görüşümüze : elindeki
parçalanmış çiçek buketini sıkı sıkı tutan bir adam ve kan oturmuş gözlerinde
özlem olan bir kadın.Görüntü dağılmaya başlıyor ve Selim gözlerini açıyor)
-“Kendime geldiğimde ise sistem ürünü bir haber bülteni
sunucusu kadar uysallaşmıştım.Artık annem ve babam yoktu ; yani bazen boynumu
kaldıramamanın tek sebebi ağrılar değil...Hayat bana eğilmeyi öğretti ; senin
anlayacağın...”
-“Bu eski rüya neden şimdi uykularını kaçırıyor peki ?
Yoksa birden aklına mı geldi ?” Mehmet’in alaylı sorusu karşısında kafasını
bile kaldırmadı Selim ; sanki mecbur olduğu bir formu doldurur gibi
samimiyetsiz bir ses tonuyla konuşmaya devam etti :
-“Bugüne kadar kaçmayı başardığım günün geldiğini
hissediyorum[4].Şimdiye kadar kişisel hatalar sayesinde kurtulmayı
başarabildim.Ama artık çok zor...Nasıl olacak bilmiyorum ; ama 7. nin yakında
açılacağını hissediyorum.”
-“Bir çeşit kapı filan mı bu ? Ya da sezon gibi bir şey ?”
-“Sadece görmek isteyenlerin ve benim görebileceğim bir şey
bu.Cezanın ödüle , inancın şeytana tapınmaya dönüşmesinin görkemli bir
simgesi.” Kafasını kaldırdı ve arkadaşına baktı ; çok da etkilenmiş gibi
görünmüyordu.Mehmet şöyle bir etrafına bakındı (sanki anlatılanlara inanmak
için birden etrafında şeytanların dansetmesini bekliyor gibiydi) , sonra tekrar
Selim’e döndü :
-“Bu anlattıkların ilginç şeyler...Ve bir o kadar da iştah
açıcı...Haydi gel seninle bir yerde yemek yiyelim.Hem şu bahsettiğin iptal olan
kutlamadan bahsederiz...”
Ona yardım edebilecek tek insandı Mehmet (ya da Mehmet diye
çağırdığı bu varlık her neyse) ve onu elinden kaçırmak istemiyordu.İstemeye
istemeye yerinden kalktı.
-“Önemli bir şey değildi aslında...Sadece bugün fiziksel
yaş günüm oluyor...”
-“Kaç senedir bu dünyadasın yani ?” Mehmet’in yüzündeki
acayip gülümseme silinmeye başlarken cevap verdi Selim :
-“43...Bugün 43 yaşına giriyorum sanırım...” [5]
-“Zaman çabuk geçiyor demek ki...Daha dün gibi hatırlıyorum
ufak bir çocuk olduğunu...” Kafası halen dolu olan Selim söylendi :
-“Yetimhanede büyüdüm ben.Sen benim çocukluğumu nasıl
bilebilirsin ki ?”
-“Hemen hiddetlenme dostum.Benim çocukluktan kastettiğim
gençliğe giriş çağlarındı...Hatırladın mı , seninle ilk defa o yıllarda
tanışmıştık...Haydi gel rahatça istediğimizi yiyebileceğimiz bir yere gidelim.İstenildiğinde
kolay bulunabilen şeylere bayılıyorum...”
*
-“Kendimi öldürürüm.İnan bana yaparım.Beni rahat bırak...”
***
[1] Hicr Suresi , (44)
[2] Bu metnin bir tiyatro oyunuyla alakası yoktur.Yazar “Scene”(sahne) kavramını sadece sevdiği için kullanabilecek kadar edebiyata saygısız bir insandır ; hepsi bu.
[3] Richard Nixon. R.I.P.
[4] “Tanıyacaksın her şeyi sırayla evladım , istersen bu süreci hızlandırabiliriz” “Güne$”’ten...
[5] Şu an saat 00:43....İlginç , değil mi ?