Bugüne kadar hiç üşümemişti sanki.Her nefes verişinde , ileri-geri her sallanışında bir acemilik vardı.Bundan eminim ; çünkü hakkını vererek üşüyen çok insan tanıdım.Geride bıraktığım günleri düşünecek olursak , emin olduğum tek şey bu zaten.
Ahir zaman insanları kolay
inanmıyorlar , biliyorum.O yüzden kimse sormadan kendimce ciddi ve inandırıcı
olan bir iki ipucunu paylaşacağım sizlerle ; bu önemsiz ayrıntıyı (belki de
ileride ıssız adaya düştüğünüzde yanınıza alacağınız üç şeyin herhangi birinden
bile daha önemli olacak , şizofren yazarımızdan başka kim bilebilir ?) çabucak
geçmeliyiz.Ben ölmeden bilmeniz gereken daha önemli şeyler var.
Bugüne kadar hiç üşümemişti ,
çünkü pahalı bir butikten alındığı izlenimini veren montuna ilk defa ihtiyaç
duyuyormuş gibi sarılmıştı.Yanakları kıpkırmızı olmuştu soğuktan ,
hareketlerine donmuş kandan kaynaklanan bir mekaniklik hakimdi.Eğer birazcık
hareket edebilseydi , vücudu yaşadığının farkına varacak ve ısısını olağan
seviyeye getirecekti.Ama o bunu bilmiyordu sanki ; göremediği bir düşman elinde
kalan son şey olan göğsünün altındaki sıcaklığı ondan çalacakmış gibi , onun
hala orada olduğunu belli etmemek istercesine hareketsiz duruyor , sadece istem
dışı bir hareketle yavaşça ileri-geri sallanıyordu.
Güzel gözlü , kızıl saçlı bir
kızdı , (gözleri o kadar güzeldi ki ;
kötü birinin onlara sahip olmasının ne sonuçlar doğurabileceğini
düşünmek bile istemiyorum) ben ona bakarken o da kafasını benim olduğum yere
doğru çevirdi ama büyük olasılıkla beni göremedi.
Beni göremedi çünkü tam
kafasını benim olduğum yere doğru çevirdiği sırada içinde bulunduğum otomobil
(niye sökülmemiş olduğunu hala anlayamadığım) nostaljik bir telgraf direğine
çarpmıştı , ben de arabanın ön camından fırlayarak çakıldığım asfaltta yüz üstü
yatarak artık efsaneleşmiş film şeridi sahnesine doğru ilerliyordum.(Ruhlar
bedenden önce sevişiyor olabilirler ama asla önce ölmüyorlar-bunu biliyorum
artık)
Beni göremedi çünkü ben
gözlerimdeki kanlı yaşlarla , bilincim yarı kapalı şekilde asfaltta yatarken o
hayatın sesini sonuna kadar açıp birden kısan patlamalara anlam vermeye
çalışıyordu.Tamam , kadınlar her zaman gösterişli , az bulunan ve parıldayan
şeyleri sevmişlerdir ; (sevdikleri
şeyin ideası budur , gerçek hayattaki yansımasının ise bir patlama ya da bir
mücevher olmasının umurlarında olduğunu sanmıyorum) bunun farkındayım ama yine
de ilgisini üzerimde toplayamadığım için kırılmıştım.Şimdi çok kırgın değilim ,
zaman ömürlerimizin yanı sıra nefretimizi de törpüleyebiliyor...
(kendi kafasından çıkan kanın içinde yatan bir adamın ömürden söz etmesi ne kadar manasızsa , bir insanın diğerlerinin kendinden nefret edebilmelerini sağlamak için her şeyi yapmasından sonra nefretten söz etmesi de o kadar manasızdır aslında-ona çok aldırmayın , ne dediğini pek bilmiyor)
Başında ısınmaya çalıştıkları ateşin yanından
hızla kalktı ve koşarak arabaya doğru ilerledi , ardı ardına gelen patlamalarla
biraz geriledi ama kaçmadı.Ben kendi kanımda boğulmak üzereyken için için yanan
metal yığınının birkaç adım yanına kadar yaklaşmıştı bile.Keskin benzin kokusu
benim artık bulunması gereken yerden epey uzakta olan burnum için bile tehdit
edici boyutlardaydı , kim bilir onunki için neler ifade etmiştir..
Bana bakmadı.Asfaltın sağ
tarafına doğru olan eğimin de etkisiyle ayaklarına doğru akan kan bile ilgisini
üzerime çekmeye yetmedi.Arabanın içinde yanmaya devam eden adam “Bir şeyleri
kurtarma” içgüdüsünü daha çok kamçılamıştı anlaşılan! Aslına bakarsak ona
kızmam anlamsız , ben o arabanın içindeki (aslında çoktan ölmüş olan) adamdan
daha ölü görünüyordum.Kimin daha ölü olduğu ise , tartışılabilir...
Sanırım ben tam dostumun neden
öldüğünü hatırlamaya çalışırken (bu unutkanlığın sebebinin kaza olduğunu
sanmıyorum-asfaltın , daha doğrusu etrafımda sıcaktan erimeye yüz tutan
asfaltın salgıladığı zift kokusu ilginç bir şekilde kafa yapıyordu galiba) fark
etti orada öyle ölü gibi yattığımı.Emin değilim çünkü o ana kadarki
hareketlerini asfalta vuran ayak seslerinin uzaklığı ve şiddetiyle
hesaplamıştım , ne yazık ki olası bir başını döndürme hareketini yaparken oraya
buraya koşuşturup yere mors alfabesi ile
“b-a-ş-ı-m-ı-ç-e-v-i-r-i-y-o-r-u-m-nokta” yazacak biri değildi...
Daha sonrası ise çok net değil
: yattığım yerin tam altında , çok aşağılarda kapıların açılmaya başladığını
hissettim ; kızıl saçlı , güzel gözlü kız başımdaydı.Arkadaşım (ömrüm boyunca
sahip olduğum en “hayati” insandı-yazar kızgın gözlerle mecaza başvurmadığını
anlatmak istiyor , bunu çok yakında siz bile anlayacaksınız) yanan arabadan
çıkıp beni ayağa kaldırdığında ise ağlıyordu , yerde yatan bedenime bakarken
saçları yüzüne düşmüştü.Gözlerinin tam içine baktım (onu yakından ilk defa bu
an görmüştüm) , belki artık benim için kimsenin bir şey yapamayacağını anlar ve
üzülmekten vazgeçer diye.Bugün geçmişi düşündüğümde anlıyorum ki , benim
durumumda birinin öyle bir hareket yapması büyük bir cesaretmiş-ve aynı oranda
aptallık muhteva ediyordu.
Evet.
Aptalca ama önemli bir başarı.
Birden durdu , arabada ve
bedenimde parlayarak dans eden alevlere son bir defa baktı.Gözlerinde sadece
kararsızlık vardı , sokağa bıraktığı köpeğini üşürken gören küçük bir kızın
vicdan azabıyla itilen kararsızlığı.Tabi o bunu yenecek kadar güçlüydü ;
arkasını döndü ve yürürken arkadaşına artık gitmeleri gerektiğini , bu ölü
adamları nasıl olsa birilerinin kazıyacağını söyledi.Yani ben söylediği
şeylerin bu olduğunu düşünüyorum.Bana sırtı dönük olduğu için dudaklarından bir
anlam çıkaramamıştım.
Sesler...
Duyabildiğim tek ses alevlerin
oradan oraya atlarken çıkardıkları çıtırtıydı-ve kapıların açılış sesleri...
O uzaklaşırken ben de onun
için endişelenmekten vazgeçtim.Yapmam gereken son şey , kolumdan çekiştirip
duran dostum ile görmem gereken kişiyi görüp gitmem gereken yere gidebilmem
için aşağıya inmekti.Ben de öyle yaptım.
Alt tarafı sıradan bir kazaydı
, iki üç gün içinde unutabileceği bir kaza.Belki araba direğe çarpmadan
yaklaşık otuz saniye önce şoförün kendini vurduğunu , onun hemen yanında oturan
adamın ise direksiyona müdahale etmeye hiç yeltenmeden hayallerinin kadınını
seyretmeye koyulduğunu fark etseydi , bunlar geceleri uyumakta zorlanmasına yol
açabilirdi.Ama o görmedi , böylece ben de onun şimdi huzurlu olduğunu düşünüyor
ve kendimi bu düşünce ile tatmin ediyorum.Evet , insan çok aşağılık bir yaratık
!
II
Neyse , dediğim gibi , bu önemsiz
bir ayrıntıydı.Hayatımın en önemli ve en arzulu saniyelerini kapsasa
bile...Şimdi ise ne hayatın , ne yitip giden kızıl saçlı kızların önemi var ,
tıpkı aslında önemli olan şeylerin bile artık önemsiz olması gibi.Üzerinde
yürüdüğüm çizgi öylesine keskin ki , değerlerim ve değer verdiklerim hak
ettikleri yerlere değil , dengelerinin elverdiği yerlere düşüyorlar.Ve şunu
unutmayın , pahada ağır olan bir şey genelde yükte hafiftir.Onun uğruna ne
kadar mücadele verirseniz verin , eninde sonunda çizgi üzerinde durmak zorunda
kalacak ve canının istediği yere düşecektir.
Mücadeleler...Her seferinde
başarı ile sonuçlanmıyorlar , ama istisnasız doğru olan bir şey varsa o da her
mücadele sonrası yorulduğunuzdur.Hayat da sonunda hiçbir şey elde edemediğim 42
yıllık bir mücadele oldu benim için , tamam dünya üzerinde birçok iz bıraktım
(yazılar-lekeler-gözyaşları-sevinçler diye uzuyor bu liste ama aralarında bir
kadın yok gibi.İlginç bir nokta daha , çok ağladım hayatımda ama eminim benim
arkamdan kimse ağlamamıştır) ama bir tanesi bile ona tutunmama ve ruhumun
sonsuza kadar dünya üzerinde dolanmasına yardım edecek kadar güçlü
değildi.Olamazdı da zaten.Çürük bir tohumdan asla (asla!) güçlü bir ağaç çıkmaz
, hele bir de tohum isteksizse...
Söylenmemesi gereken , yüzyıllar
boyu sıraları geldiğinde hep yutulmuş olan sözler söyleniyor bu karanlık
delikte.Ağıtlara ya da pişmanlıklara yer yok artık : sizin de gayet net bir
biçimde duyabildiğiniz gibi kapılar açılıyor (çok az kaldı).Neredeyim , ya da
nereye gitmeliyim bilmiyorum : bildiğim tek şey olmam gereken yerde olduğum.
Size olacak şeyleri anlatmaya
başlamalıyım artık , duyuyorum çok vaktim kalmadı...
Bilinmeyen yerde ilk gün :
gözlerimin karanlığa alışma mücadelesi ve etrafımda sürekli nefes alıp vererek
homurdanan şeyin ne olduğuna dair tahminlerle geçti.O her ne ise bilinmeyen bir
sebepten dolayı bana dokunamıyordu , tıpkı benim mutlak karanlığa , bir daha
hiç geri çekemeyecekmişim düşüncesi ile elimi uzatamayışım gibi.İlk gün (ya da
günler-tahmin edeceğiniz gibi bilemiyorum-ya da bilmiyorum) böyle geçti ;
karanlık ve ben iki acemi aşık gibi birbirimize bir türlü açılamadık.
Bu bahsettiğim zaman sıradan
insanların hayat boyu yaşadıkları paradoksun mikro bir örneği gibiydi : uyandım
(doğdum) ve uyudum (ve öldüm).Arada olanlar gerçekten anlatmaya değmeyecek
şeylerdi , tıpkı insan hayatı gibi...
Bazıları hariç.Sizin hiç
bilmediğiniz şeyler.Sürekli merak ettiğiniz şeyler hariç.
Eminim gittiğim yer hakkında
bilmek istediğiniz bir sürü şey vardır.İnsanlar için biçilen hayat çok sıkıcı
(en azından ödenilen bedel için çok az) ve eğlenceli kısım çoğu zaman gerekli
materyalleri toplayabilenlere-ve kısmen de olsa bu şahıslarla sevişenlere
açık.Bu yüzden (tabi sistemin ve tanrıların mutlu edemediği insanların cennet
ile ilgili dinlediği masalların da büyük etkisiyle) insanlar hep merak ederler
“öbür tarafı”.Ve insanoğlunun merak ettiği her şey ile ilgili bir çuval yalan
uydurması kuralı bu nokta da işliyor.Melekler (hiç görmedim-belki kalbi tanrı
sevgisi ile bembeyaz olanlara görünüyorlardır sadece) , şeytanlar (soğuk
rüyalar dışında hayır) ya da ırmaklar.Aşık olanları cennetin en sıcak yerinde
bile serinletecek sevgi ırmakları...
Ölümden öncesi ile ilgili
konulardan belki de en popülerlerinden birisidir hayatın göz önünden film şeridi
gibi geçmesi.Bunu arada sırada ben de yaşadım , bana sıkıntıdan salonu terk
ettiren filmler bile bu kadar eziyet çektirememişti.Kötü bir yönetmenin ,
görmekten nefret ettiğiniz bütün oyuncuları toplayarak çektiği çok uzun bir
film adeta , hayatımın en kötü sahneleri uzunca bir süre içinde defalarca
geçiyorlar gözümün önünden.Belki de aslında kısa bir süredir , ama ben çok
fazla sahne izledim , o yüzden hiç bitmeyecekmiş gibi
geldi.Bitmiyor,bitmiyor,bitmiyor,bitmiyor,bitmiyor derken duruyor aniden.
Görüntü donup kalıyor.
O görüntüyü belki de günlerce yaşıyorum[E.a.1].Hatalar,gözyaşları,arkamda
bıraktığım insanlar bütün gördüklerim.Ağlıyorum,canımı yakıyorum,kusuyorum
nefretten ama hiçbir şeye yaramıyor.Sıkıca kapadığım ve defalarca parmaklarımla
çıkarmaya çalıştığım gözlerim bilinç altıma doğru dönmüş , sürekli o görüntüye
bakıyor.
Ağlayan çocuklar.Kızgın
büyükler.Sevmediklerim.Benden nefret edenler.Ölüler.İçindeki öfkeyi
dizginlemeye çalışan peygamberler.Ya da önemsiz insanlar , kuru bir yaprak
kadar önemsizken canımı günlerce sıkmayı başarabilen insanlar.Kör olmak , kör
doğmuş olmak istiyorum defalarca , acı bir hayat boyunca görülmüş rüyalardan
vazgeçtiriyor beni.Kabus , rüyaya üstün geliyor insana ait kanunların geçerli
olmadığı bu karanlık bölgede.
Her şey tekrar karardığında
açabiliyorum gözlerimi.İnanın hayatın renkli aldatmacasının yanında siyah
(kötünün,mutlak yenilginin,dışlanmanın rengi-sevginin ve aşkın olması
gerekirken tecavüzün ve şehvetin rengi-insanın rengi) öyle huzur verici oluyor
ki.
Kapılar açılıyor.
III
Kabus hayatım oluyor ve
hayatım bir kabusun içinde yeniden doğuyor.
Kıpırdayamıyorum.Ruhum yanıyor ve büyümeye
başlıyor.Bedenime sığamıyorum , kolumu sallasam duvarları devirecekmişim gibi
geliyor , ve onlar yaklaşıyorlar.Ne ya da kim olduklarını , ne için
geldiklerini bilmiyorum.Çocukluğumun geçtiği evdeyim ve onların merdivendeki
ayak seslerini duyuyorum.Sesleniyorum ama evde kimse yok , cevap gelmeyince
kalkmak için silkelenmeye çalışıyorum ama olmuyor.Vücudum sözümü dinlemiyor ,
öyle ki ağlamak istiyorum ama göz yaşlarım bile anlamıyor beni ,
akmıyorlar.Büyük bir taş düşüyor göğsümün üzerine , canım yanmıyor ama tam
nefes borumun üzerinde baskısını hissediyorum.Yaklaşan sesleri duydukça taş
daha da bastırıyor üzerime , bağırmaya çalışıyorum yardım için ama ağzımdan
sadece kanlı bir hırıltı çıkıyor.Geliyorlar , kapıda olduklarını hissediyorum
ama elimden hiçbir şey gelmiyor.Kapıyı açtıklarında yapabileceğim tek doğru
şeyin gözlerimi kapamak olduğunu düşünüyorum ama olmuyor.Kapı aralanıyor ama
gölgelerin arasındakinin kim olduğunu göremiyorum.
Uyandığımda ilk olarak ayaklarımı , daha sonra
da soğuğu hissettim.
Soğuk ve karanlıkla
boğuşuyorum , bir çocuğun korkması için gerekli olan iki şey.Birden güneş
doğuyor çelikle betonun arasından.
Kapı açıldı.Şafak.
Güneş gölgenin daha çok yerini
ele geçiriyor her saniye ile birlikte.Küçük,siyah karıncalar kaçışıyorlar
ışığın giremeyeceği yerlere doğru.Işık büyüyor.Sabah.
Şu an en güçlü anlarını
yaşıyor ışık çünkü tam görmek istediği şeyi aydınlatıyor.Üzerime vuruyor ışık
ve biri beni çağırıyor.Daha çok karıncanın mağdur olmaması için karşı
koymuyorum.Kalkıyor ve dışarı doğru yürüyorum.Işık hala en tepede ve güçlü.Öğle.
Belki de saat on iki
civarındadır dışarıda , bilemiyorum.
İşte koridorun soluk ve yapay
ışığının altına çıktım.Yürüyorum , polislerin arasında ilerliyorum.Avucumu
sıkıyorum avucumun içinden yere damlayan kanı görmesinler diye.Ellerimdeki
kanları.Kendimden emin olmalıyım , ben değilim günlerdir nezarethanenizde
misafir ettiğiniz adam.Ben hiç karakola gelmedim hayatım boyu ; bir kere şahit
yazılmıştım o kadar.Onda da konuyla alakam yoktu zaten.Yürüyorum ve kimseden
korkmuyorum , kaybedecek hiçbir şeyim kalmadı.Yürüyorum ; yanından geçtiğimiz
pencereden dışarıya bakıyorum ama bir bok göremiyorum , çerçeveyi seçebildiğime
göre kör değilim , sadece gece olmuş.Karanlık bu geceki krallığını kurmuş yine
, sabaha karşı yıkılacağını bilmesine rağmen.O vazgeçmiyor.Ben de
vazgeçemem.Eğer vazgeçersem beni bir daha kabul etmeyecektir.Bunu göze alamam ,
vazgeçmemeliyim.
Beni böyle bir günde , böyle
bir anda serbest bıraktıklarına göre hiçbir şeyi bilmiyorlar demek ki.Her zaman
olduğu gibi hiçbir şeyden haberleri yok.
Yürüyorum ve kapılar tek tek açılıyor
önümde.Sanki sonsuza uzanan koridorlarda son hayat enerjimin tükenmesi için
dolaştırıyor beni bu polis.Gördüğüm pencerelerden anladığıma göre hala gece ve
biz yürüyoruz.Eminim saatler ilerliyor ama yol arkadaşımın yüzündeki bitkin
ifadenin donukluğunda bir ilerleme ya da gerileme sezilemiyor , sanki o sadece
beni buralarda yürütmesi için yaratılmış.Ben buradan çıktığım zaman yok
olacakmış gibi hissediyorum.Belki bunun için ona arkamı dönmem bile
yeterli.Arkamı bir dönebilsem , hepsi bitecek.
Dönemiyorum.
Ellerim hala bağlı bu arada.Bana o kadar güvenmiyorlar demek , kendi üzerlerine zincirsiz salabilecek kadar.Bu güzel.Eskiden söylenmiş olan bazı şeyler bugün bile geçerli olabiliyor demek ki , kurdun kurt olduğunu hissetmesi için çok sayıda köpeğin ondan korkması gerekiyor.
Akıntıya bırakıyoruz kendimizi ve büyük , oval bir salona döküyor üzerinde yürüdüğümüz taşlar bizi.Yüzlerce polis ; bir şehrin damarlarının temiz olması için çaba gösteren mikroplar adeta , yaşıyorlar.Salonda dolaşıyor , konuşuyor , yemek yiyor , belki bu salonda üreyip bütün dünyaya düzen ve adalet dağıtıyorlar.Bilemiyorum.Her şey olasıymış gibi geliyor , bilincim bulanık ve beynimi suyun içinde belli periyotlarla sıkılan bir sünger gibi hissediyorum.Yıllar önce uzun geceler boyu yapılan tartışmalar geliyor aklıma (saçma ; dünyayı elitler yönetir !) , artık düşünmek de istemiyorum,Daha doğrusu ne yapmak istediğim hakkında hiç bir fikrim yok..
...derken buldum ne yapmam gerektiğini...Daha doğrusu bunu bana onlar gösterdiler.
Şimdi kapının dışarısındayım.İçerideki hareketli , olabildiğine boğuk ve olabildiğine erkek hayatın tam karşıt görüşü hakim sokaklarda ; gökyüzü pırıl pırıl , aldığım her nefes yaşma içgüdümü tazeliyor ve sokak bomboş.Gece yapay ışıkla korunmayan her yeri ele geçirmiş , kendi dünyalarının kralları olan erkekler terk etmişler gündüz sahip oldukları tüm kaleleri...Şimdi bütün mevziler karanlık kadınların.Gece gibi suskun ve çekici kadınlar , kadın gibi karanlık bir gecenin tek sahipleriler şimdi...
Artık gitmem gerekiyor.Şahitlik etme zamanı yaklaştı.Bir kez daha karanlık alması gerekeni alacak , bedenden bedene sevgi yerine kan akacak ve o bir kez daha kazanmış sayacak kendini.Engel olamayacağımı biliyorum , yapmam gereken şey oraya gidip olabilecek bir mucizeyi beklemek.
Avucumu iyice sıkıyorum akan kan kesilsin diye ama hiç etki etmiyor.Ona vurduğum günden ; onu başından , tam alnından yaraladığım günden beri durmuyor.Lanetlendim , hem de onun kendi kanıyla.Belki canı yanıyor , bilmiyorum ama vücudu elimde kanıyor.Sadece ben görüyorum.Artık lanetliyim , diğerlerinden daha az farkım var.
Gideceğim yer iyice silikleşiyor zihnimde , bulamama endişesi ile hızla binanın yanındaki sokaktan ana caddeye çıkıyorum.Etrafımda daha çok insan var şimdi.Benim ve arkadaşlarımın hayatları daha gerçekçi olsun diye yaratılmış insanlar.Topraktan , binalardan , bilgisayar çiplerinden farklı olmayan insanlar.Hepsi bu dünyanın karnından çıktılar , bu dünya ile açıklanmayacak hiçbir şeye sahip değiller.Ne yaparsan yap üzülmüyorlar , onları üzmekten korkmamalıyım (o kadar fakir değilim , insanları üzmekten korkacak kadar değil) . Sadece ben ve arkadaşlarım için yaratıldılar.Belki ruhları var , hayatı yaşamak için mücadele veriyorlar belki de biz yanlarından geçip onları göremeyecek kadar uzaklaşınca biraz durup rollerini iyi yapıp yapmadıkları düşüncesiyle endişeleniyorlar.İnsan yapımı bir makine gibi kaskatı kesilip sistemin yeniden onlara ihtiyaç duyacağı anı bekliyorlar.Belki ruhları var , belki üzülüyorlar herhangi bir şeye bile...Bilemiyorum...Kafam hala bulanık.
Aralarında ilerliyorum gideceğim yeri bilmeden.Ter kokularını , ayırt edilme endişesi ile sürdükleri parfümlerini ve hiçbir kokunun gizleyemediği nefretlerini hissediyorum.Duydukları hınçla hayata kırmızı perdelerin arkasından bakıyorlar , nefretlerinin açtığı yolda onları kimsenin durduramayacağını bilmeksizin boğuşuyorlar zorluklarla.Yürüyorum aralarında ve farklı olduğumu anlayamıyorlar (telaşlanmamalıyım) , herkese standart olarak gösterdikleri hınçtan fazlasıyla karşılaşmıyorum bu yüzden.
Yürürken attığım her adıma iki saniye daha fazla yaşamanın mutluluğu enerji veriyor , iki saniye daha geçiyor ömrümden beni hüzne boğarak ve ben iki saniye daha olgunlaşıyorum erkenden atılma korkusu yaşadığım bu oyunda.İnsanlar yaşıyor , ben de yaşıyorum ve bu konudaki görüşünden hiç taviz vermeyen insanoğluna rağmen dünya da yaşıyor.Attığım adımlar büyüyor (telaşlanıyorum) ve yavaşça koşmaya başlıyorum , bakışlarımın dolaştığı yerlerde insanlar , hor kullanılmış kabuklardan farksız bakımsız etten kılıflarıyla yaşamlar yürüyor.Nefes alıyorlar , ve verdikleri her nefesle hava daha da kirleniyor , çürüyen organlarındaki bütün kırık hevesleri , söylenmeden ağza tıkılmış tüm cevapları , kalbe bir jilet gibi saplanan sıtmalı aşkların kanını dışarıya karbondioksit olarak veriyorlar.Nefretlerini kapının önüne çöplerini boşaltır gibi dışarıya boşaltarak nelere yol açtıklarının farkında değiller.Onların geceleri kirlettikleri havayı biraz olsun temizlemek , nefes alınabilir hale getirmek için her sabah ağlayarak gökyüzünü ıslatmaktan bıktım ! Şimdi düpedüz koşuyorum , paçalarım çamur oluyor ama umurumda değil , sanki ayaklarımın altında bitişi çizgisine doğru her saniye biraz daha eriyen metreler bütün yaralarımı iyileştireceklermiş gibi hissediyorum.Koşuyorum ve insanların bakışları yoğun havayı yararak uçuşan kurşunlar gibi sağımdan solumdan geçiyorlar.
Gitmem gereken yerin neresi olduğunu bilmiyorum ama oraya gitmezsen yine üzerime taşlar düşecek , biliyorum orayı bulamazsam onlar yine çıkacaklar sinsi gülüşleriyle merdivenleri.Düşünüp hatırlamaya çalıştıkça beynim kanıyor adeta.Acıyor ama yine de zorluyorum.Oraya beni içgüdülerim götürebilir sadece , bir de sahibine yaklaştıkça ısınan kan.Kanı takip et...
4our
Hayat
çelişkilerle dolu.İnsanoğlu doğduğu günden itibaren uzun bir serüvenin içinde
bulur kendini ; iniş ve çıkışlarla dolu bir yol , bir plandır hayat.Geçtiği
yerler ve ayağına takılan taşlarla büyür , ve neredeyse tek amacı olabildiğince
yukarıya çıkabilmektir.
Düşmeyi
asla hayal etmez , öyle ki insanı şekillendiren herşey olanca koyuluklarıyla
lanetlemişlerdir düşüşü ; düşen melek[1]
, düşen insanlar , hepsinden uzak durulur ve kibirli gözlerle seyredilir bu
yolculuğun bazıları için hüzünlü bir şekilde sona erişi.
İnsan
düşmemelidir ; ama şu an omuzlarıma sertçe vuran yağmur tanelerinin varlığının
tek gerekçesi düşmeye duydukları açlık olmalı.Düşer ; metrelerce , yüz
metrelerce hiç hız kaybetmeden yaklaşır dünyaya , yere çarptığında ise tamamen
dağılır ; sahip olduğu tek şey özünü kaybederken özüne , yaradılışının
gerçeğine bir anlık bile olsa sahip olmaktır...
Herhalde.Bilemiyorum
, kafamın içinde kocaman fareler beynimin içini kemiriyor.Her saniye sona daha
da çok yaklaştıklarını ; ama doyamadıklarını hissediyorum.Her geçen saniyeyle
birlikte birkaç günü daha kaybediyorum anılarımdan.Sevgililerimi , babamın
sesini , yaprakların hışırtılarını hatırlayamıyorum.Geçmişi kaybolan bir adamım
ben artık , geleceğim ise temelsiz bir evden , köksüz bir ağaçtan ibaret
artık...
Yağmur
hızlanıyor ve ben o sonsuz anı bekliyorum.Çalıların arasından izliyorum şehrin
yüzlerce çıkışından biri olan bu otobanı.Çoğu insan hiç uğramadı buraya ,
binlercesi ; hatta milyonlarcası için bir numaradan ibaret belki de.Bir
numara.Acaba bu numara yahudi kabalasında benim için ne söylerdi ? Ölüm mü ,
yoksa kurtuluş mu ? Artık fal baktırmak için çok geç.Yaklaştıklarını
hissediyorum.
Yol
garip bir şekilde bomboş.Yolun kenarlarını mesken tutan evsizler de ortalarda
gözükmüyorlar.Ters giden bir şeyler var ; yol kenarındaki ateş hala
yanmamış.Kızıl saçlı kız bu soğukta üşüyor olmalı.Neyse , bu o kadar da önemli
değil ; herhalde artık üşümemeyi öğrenmiştir.
İşte
yaklaşıyor , birazdan kaldırılmaması ilahi sebeplere dayanan bir telgraf
direğine çarpacak , onun öldüğünü ; ve efendime ulaştığını göreceğim.Görevim
bitmiş olacak insanların nefret kokan dünyalarında.
Yaklaşıyor
, çok az kaldı.Kurtuluyorum sürekli anlaşılmama endişesine sahip olmaktan.Rahat
bırakılmak için şizofren bakışlar fırlatmak zorunda kalmayacağım artık.Ah
insanlar , yapmanız gereken şey asla öğrenemeyeceğiniz şeydi , bunu asla
bilemeyecek ve asla mutlu olamayacaksınız.
Artık
çok yakın.Kapıların açıldığını buradan bile hissediyorum.
Durdu.Araba
direği geçti ve biraz ötesinde durdu.İnen iki kişinin hayatta olduklarını
görebiliyorum , yolun kenarında duran ev yıkıntısı gibi bir şeye doğru
ilerliyorlar.O yaşıyor , demek ki mehmet işini yapamadı.
O zaman
bunu benim yapmam gerekiyor.Milyonlarca yıl önce gönderdi tanrı ölümü dünyaya ,
bu mavi elbiseli bu iki adamın da bir gün herkes gibi ölecekleri anlamına
geliyor.O gün ; bugün olmalı.
Ayağımın yanında duran taşı
alarak onlara doğru yürüyorum.Mavi pantalonlarının paçalarındaki kurumuş çamuru
görebilecek kadar yakınım şimdi onlara.
Taşı
sertçe soldakinin kafasına vuruyorum.Kanlar saçarak yere düşüyor , kandan
kıpkırmızı olan şapkasına basarak ötekinin üzerine atlıyorum ; bana silaha
benzer bir şey doğrultuyor ve taşı göğsüne vuruyorum.Bağırarak sırt üstü
düşüyor ; şimdi üzerindeyim.Gırtlağımı sıkmaya çalışıyor ; taşa tekrar uzanıyor
ve tam burnunun üzerine vuruyorum , artık burnu yok.Sonra tekrar , tekrar ,
tekrar...
Şimdi
ikisi de yerde hareketsizler.Gözlerimdeki kırmızı perdeler kalkıyor.Görev
bitmiş olmalı , artık aşağıya inebilirim.
Eminim
biri ya da bir şey beni aşağıya alacaktır.
Ama
olmuyor.
Çıldırmak
üzereyim ; kafamı sağa sola çeviriyorum.Gökyüzünden bir işaret bekliyorum ama
bulutlar aralanmıyor , duymayı beklediğim ilahi sesten ise hiçbir iz yok.Bir
şeyler bulmak üzere arabalarına yaklaştığımda...
Yerde
yatan iki adamın buraya bir polis arabasıyla geldiklerini görüyorum.Arkama
dönüp cesetlere gözümdeki kırmızı perdeler olmadan baktığımda ise
öldürdüklerimin Yaralı adamın bana Mehmet ile Selim olduklarını söyleyip
zihnime yüzlerini kazıdığı kişiler değil iki polis olduklarını görüyorum.
Kahretsin.
Polisler
neden geldi ?
Daha da
önemlisi Mehmet ile Selim neden gelmediler ?
Polislerin
yanında durdukları yıkıntıya biraz daha dikkatli baktığımda ise onun kafamda
canlandırdığım gibi yıllar önce yıkılmış bir ev değil , yanmış bir araba
olduğunu anlıyorum.
Biraz
eğri duran bir telgraf direğine çarpmış bir araba.
Gözlerimden
sonra zihnimdeki perde de kalkıyor ve hatırlıyorum ; dün yaşanan kaza sırasında
burada olduğumu ve geceyi ifade vermek için karakolda geçirdiğimi.
-
“Eminim boşa harcadığın ömrün boyunca bizim sadece
kumar oynayan insanlarla ve fahişelerle uğraştığımızı düşünmüşsündür.”
Gördüğüm kadarıyla yarası hala
geçmemişti.Her zamanki gibi alaycı ve
tehditkar bir ifadeyle gözlerime bakıyordu.
-
“Ben hep tanrı ile aranızda masum insanlar ve günahkarlar
diye bir ayrım yaptığınızı düşünmüştüm.” Söylediğim şeyi daha önce çok
duyduğunu anlatmak istercesine sessizce gülümsedi :
-
“Masum mu ? Böyle bir ayrım olsa bile yine de
listemin üst sıralarında bir yerde olurdun.Yaptıkların asla bağışlanamaz.”
-
“Yaptıklarım mı ? Ben ömrüm boyunca hiç günah
işlemedim ! Hayat tarzımı tanrı belirler ; tıpkı diğer arkadaşlarımınkileri
belirlediği gibi.”
-
“Ömrünü bir mabette geçirmiş olman seni bu kadar
gururlu yapıyor ; anlıyorum.Peki ; neden sürekli ona tapmak yerine bir an durup
onun sizin gibi küçük yaratıklardan gerçekte ne istediğini ; ya da ne
isteyebileceğini düşünmedin ? Yarattığı balık için okyanusu yaratan[2]
, sana muhtaç olabilir mi ?”
Durup bir an için durumuma
dışarıdan baktığımda bu tartışma için ne
kadar geç kaldığımı fark ettim.Ben , bütün hayatını
tanrısının emirlerini uygulamaya ayıran ben , onu reddedenin hizmetkarları
tarafından aşağılanıyordum.Ümitsizliğin verdiği rahatlıkla son bir soru sordum
:
-
“Peki senin gelmeni sağlayacak kadar önemli olan
günahım ne ?”
-
“Yüzyıllardır körlükle bağlandığınız her tapınağı
yakanlar da sizler oldunuz.Türünüz artık tolerans sınırlarını aştı ,
gözlerinden perdeleri biraz kaldırılmış olanlarınız sonun yaklaştığını
görebiliyorlar.Ama siz , göremeyenler girdiğiniz batağa her gün biraz daha
saplanıyorsunuz.Ve sevginin nefrete dönmesi ile nefretin şiddeti paradoksal
olarak her gün artıyor.Her geçen gün sokaklarınız daha yaşanmaz
oluyor.Kadınlarınız artık eskisi gibi mutlu değiller , ve çocuklarınız şiddetin
beyninde büyüyorlar.Günaha biraz bile yatkın olanlarınız ; mesela sen , ufak
bir kışkırtma veya ödül vaadiyle gölgelerin içine girebiliyorlar.Haydi kendi
ağzınla söyle , sana ne vaadedildi ?”
-
“Korktuğum tek şeyin aslında olmayan karşıtı.Sonsuz
hayat...” Sözler kendi istemim dışında ağzımdan dökülmüştü.
-
“Basit bir şey için seni yaratana karşı geldin ,
öldürdün.Onu hiç anlayamadığınız , emirlerindeki kırçılları görmeden sadece
siyahın yanındakiler ve sadece beyazın yanındakiler diye ayırdınız kendi
kendinizi.Sizi ayırmaya o gerek duymazken , bunu kendi kendinize yapmaya
kalkıştınız.Sonunuzu ise ; ne yazık ki göremeyeceksiniz.Sen ise , şimdi benimle
geliyorsun.tıpkı ruhları sonsuza dek kaybolan diğerlerinin binlerce yıldır
yapmak zorunda olduğu gibi.”
Sonra , onunla gittim.Tek tek
açılan yedi kapıdan geçtim ve son durağıma
geldim.Ölüm gibiydi ölüm ; karşı konulmaz ve adil.Uzun
süreden beri buradayım , ruhu çoktan kaybolmuş bir adam olarak ; insanlığını
kaybetmek üzere olan genç bir yazara onun ne kadar önemli bir şey olduğunu
hatırlatmaya çalışıyorum.
[1] “The Fallen Angel” Azazel,İblis ya da diğer dinlerdeki adların belirttiği varlık.
[2] Bernard Shaw-Kara Kız
[E.a.1]Zaman kavramına bi açıklık getirmeye çalış.